Blade Runner: Bilim Kurgudan Film Noir’a

Blade Runner her zaman Stenley Kubicks’in 2001: A Space Odyssey ile birlikte bilimkurgu başyapıtı olarak görülür. Ridley Scoot’ın çok sahiplendiği bu sinema şahaseri, gösterildiği yıl olan 1982’de sinemalardan boynu bükük ayrılır. Salonlarda 3–5 kişiye oynar.. Ama daha sonra onun kaderini paylaşan bir çok film gibi videolar ile yeniden keşfedilir. Kısa sürede bir başyapıta dönüşmeyi başarır. Hiç kuşkusuz geç aldığı bu apoleti sonuna kadar hak etmektedir.

Filmin kusursuz olan senaryosu uzun süre bir muamma olarak kalır ve bir çok badire atlatır. Filmin senaryosunu ilk eline alan isim ve fikrin ana sahibi Hampton Fancher’dir. Fancher bir bilimkurgu yazmak için yola çıkar ve daha sonra Philip K. Dick’in içinden çıkılması zor kısa romanı Do Androids Dream of Electric Sheep?ine (Android’ler Elektrikli Koyun Düşler Mi?) toslar. Hampton Fancher uzun uğraşlar sonrasında senaryoyu yapımcılara kabul ettirmeyi başarır. Ama Fancher, senaryo konusunda yönetmen Ridley Scott’ın isteklerini karşılama da zorlanır ve burada devreye David Peoples girer. Peoples, ilk taslağı oldukça karmaşık ve zor bulur. Bu senaryonun adam olması zordur. Daha sonra ilk taslaktan yola çıkarak senaryoya son halini verir. David Peoples, senaryoya bir androidli bilimkurgu filminden çok daha farklı yaklaşır. Filmin içerisine, bugün bile içerisinden çıkılamayan bir çok felsefi öğeyi yerleştirir.

Blade Runner zamanında anlaşılmaz. Filmin çekimleri bittikten sonra anlattıklarının anlaşılmamasından korkularak filme daha sonra bir dış ses eklenir. Filmin çekildiği sıralarda bu dış ses fikri yoktur ama film bittikten sonra kurgu ile bir dış ses/anlatıcı filme dahil olur. Böylece filmde bulunan zamanla ilgili bilgiler Deckard’ın ağızından bize verilir.

Filmin geçtiği 2019 yılının Los Angeles’in de kopyalama fikri ve yapay insan üretme fantezisi can bulur. Yani insanlar kendilerine insan olmayan ama insanlığı çok başarılı taklit eden bir köle ırk yaratmşlardır. Bu eksende filmin sorduğu soru; temel de “biz neyiz” sorusudur. “Bizleri insan yapan ya da ondan uzaklaştıran, insan dışı hareketler nelerdir” sorusunu sorar. Ama film özellikle bize bu sorunun cevabını vermez. Tam tersine kafamızı daha da karıştırır.

Filmin üzerine yazılan bir çok makalede içerisinden çıkılmayan bir durumda filmde ki polis ve ödül avcısı olan Deckard’ın durumudur. Belki de filmdeki soruları daha karmaşık hale getiren de bu karekterdir. Bir insan, acaba kopya ile insanı ayırabilir mi? Deckard dünya da yaşayan 4 kopyanın peşine düşer. Bu kopyalardan bir tanesi de kopyaların yaratıcısı olan Dr. Eldon Tyrell’in yanında bulunan örnek kopya Rachael’dir. Deckard’ın asıl amacı kopyaların başı durumunda bulunan Roy’a ulaşmaktır.

Burada aslında nerede ise antitip işleyiş vardır. Deckard son derece katı, az cümle kuran, tek amacı öldürmek olan, inatçı bir kişiliktır. Roy ise bir kopya olmasına rağmen yer defasında söylediği şiirler ile daha duygusal, tutkulu ve hayalperest bir kişidir. Yani insanlık vasıflarına daha hakim olan Nexus 6 serisi bir kopya olan Roy’dur. Aslında Deckard’ın da Roy’un bu dünyada ayakta kalmak için çeşitli amaçları vardır, aslında ikisi de dedektifdir. Deckard nasıl kopyalara ulaşmak için klasik dedektif yollarını deniyorsa, Roy’da yaratıcısına ulaşmak için bu yolları kullanıyor.

Peki Deckard bir insan mı, yoksa kopya mı? Filmde bunun cevabı seyirciye bırakılmış, seyircinin kendi insan olma kriterlerine bırakılmış. Ama filmde ki bir çok ince ayrıntı aslında onunda bir kopya olduğu gösteriyor gibi… Mesela ünlü final sahnesinde Roy, Deckard kurtarırken “şu aramızda ki kan bağı” diye bağırıyor. Rachael’den ayrılan Deckard’ın gözünden bir kırmızı ışık yayılıyor. Keza bu ışık sadece kopyalara has bir şey.. Yine Roy Deckard’ın adını biliyor ve Roy ile Deckard’ın arasında aslında belli ki bir geçmiş mevcut. Tabi bunun karşı tezini süren bir çok kişi de mevcut..

Filmde ki ırk, ekolojik denge ve cinsel politika( filmde ki bütün kadın karekterler kopyalardan oluşuyor) dışında sorgulanan bir unsur da din… Roy bir bakıma kendini yaratan kişi olan Dr. Eldon Tyrell’dan hesap soruyor. Neden ölüyoruz.. Roy, kopyalara biçilen 4 yıllık hücrelerin hesabını Tyrell’a sorarak, oğul ve babanın karşılaşması gerçekleşiyor. Filmin unutulmaz final sahnesinde de bu din teması daha da motifleniyor. Roy eline bir çivi patırıyor ve elinde bir güvencin tutarak, opera sahnesinde ki finalleri andıran bir tiratla intihar ediyor.

Kimilerine göre Roy Batty filmde ki Deckard’dan çok daha öncelikli bir karekter konumunda. Roy, filmin final sahnesinde Deckard’ı son bir can havli ile bileğinden kavrıyor ve onu kurtarıyor. Açıkca insanlığı ve yaşamı kutsuyor. Keza Roy daha dışa vurumcu bir hal sergiliyor. Deckard’a oranla dertlerini anlatma konunsa da daha aktif bir durumda. Her yönü ile insanlığı daha iyi temsil eden bir karekter olarak karşımıza dikiliyor. İnsanların ürettiği alt ırk olan kopyalar insanlardan daha insancıl olabiliyorlar. İnsanların sahip olduğu halde kullanmadığı erdemlere daha çok sahip çıkıyor.

Filmin o eşsiz atmosferi ise Syd Mead tarafından tasarlanmış.. Los Angeles kenti ileri bir geleceği bize aktarsa da, çöplük gibi bir yeri andırıyor. Gelişmişlikle birlikte aslında bir geri dönüş yaşanmış gibi duruyor. İnsanlar bisikletlere biniyor, izbe evlerde oturuyorlar. Zenginler ise daha zengin… Tyrell, piramit şeklinde müthiş binasında dururken, fakir halk ise barakalarda yaşıyor. Dekor olarak alınmış asıl şehir ise sanki Hong- Kong gibi duruyor. Los Angeles’de olmamıza rağmen bütün duvarları uzakdoğu alfabeleri ile yazılmış yazılar süslüyor. Gelecek o kadar kötü ki, ekolojik denge yok olmuş durumda… Güneş ışınları yok, dünya karanlık ile aydınlık arasında bir yerde duruyor ve sürekli olarak yağmur yağıyor.

Filmin eşsiz müzikleri ise Yunan sanatçı Vangelis tarafından yapılmış. Filmin müzikleride ilk yapıldığı sıralarda pek rağbet görmemişti ama Vangelis tarafından sonraları tekrar yayınlanınca en çok satan soundtrank albümlerinden biri oldu. Vangelis, senaryoyu okumamış ama filmin görselliğinden çok etkilenmiş ve görselliğin verdiği ilham ile eşsiz müzikler ortaya çıkarmış.

Blade Runner, insanlık üzerine, dünyamız üzerine, din üzerine çok şeyler söyleyen müthiş bir başyapıt olarak duruyor karşımızda. Geç bulduğumuz ama kolay kayıp etmeyeceğimiz bir film…

derkenar: bu yazıyı ekşi sözlük için yazmıştım.