The Ascent: Shepitko’nun Son Sözü

Larisa Shepitko, Çağdaş Sovyet Sinemasının yetenekli yönetmenlerinden biri. Kariyerinin tam zirvesine ulaşmışken, sona eren ve kısa süren bir kariyer. Trafik kazasında hayatını kayıp etmeden önce geride bıraktığı büyük başyapıt The Ascent’i anlamaya çalışacağız.

Larisa Shepitko bugün yaşasaydı 82 yaşında olacaktı ve çağımızın en büyük kadın yönetmenlerinden biri olarak kabul görecekti. Kariyeri devam etseydi, Sovyet Sinemasının en bilinen isimleri olan Tarkovski veya Eisenstein ile birlikte anılacağı kesindi. Larisa Shepitko bir araba kazasında hayatını kayıp etmeden önce dört filme imza attı. Belki bu kısa filmografi onun bilinirliğinde etkili olmuş olabilir ama James Dean’de sadece üç filmde oynadığını unutmayalım…

Kariyerinin zirve anı The Ascent (Voskhozhdenie , 1977) ile 1977 yılında Berlin Film Festivalinde Altın Ayı ödülünü almış ve uluslararası alanda tanınmaya başlamıştı. Ayrıca 1978 Berlin Film Festivalinde ise jüri üyesi olarak bulunmuştu. Shepitko, 2 Haziran 1979 yılında Valentin Rasputin’in Farewell to Matyora adlı romanını sinema uyarlamak için Tver şehri yakınlarında ekibi ile mekan bakıyordu. Shepitko ile çekim ekibinden dört üye trafik kazasında hayatını kayıp etti. Farewell to Matyora’da Angara Nehri kıyısına kurulu olan Matyora adlı şehrin baraj yapımı sırasında sular altında kalması ve burada yaşayan köylülerin mücadelesi anlatılacaktı. Yarıda kalan bu projeyi Shepitko’nın yönetmen olan kocası Elim Klimov tarafından tamamlandı ve 1983 yılında Farewell adı ile gösterime girdi.

Larisa Efimovna Shepitko, 6 Ocak 1938 yılında Ukrayna’nın Donetsk bölgesinde bir kasaba olan Armtervosk doğdu. Öğretmen bir anne ile asker bir babanın üç çocuğundan biri olarak büyüdü. Çocukluk yaşları zorluk içindeydi ve babasının hayatı savaşlarda geçiyordu. Shepitko’nun babası ve annesi boşanınca annesi tarafından büyütüldü ve genç yaşta evden ayrıldı. Shepitko, bu dönemlerde yaşadığı savaşın, üzüntünün ve açlığın kendisinde derin izler bıraktığını söylüyor.

Erken yaşlarda sinemaya ilgi duydu ve 16 yaşında iken Gerasimov Sinematografi Enstitüsü’ne (VGIK) başvurdu. VGIK, dünyanın en eski sinema okullarındandı ve seçkin isimler ders veriyordu. Shepitko’nun başvurusu yönetmenliğin çok erkeksi olması nedeni ile kabul görmedi. Neyse ki dönemin en önemli senarist ve yönetmenlerinden olan Ukraynalı Aleksandr Dovjenko VGIK’de ki atölyesi için öğrenci aradığı sırada genç Larisa’nın hırsından etkilenir ve okula kabul eder. Shepitko, okula kabul edildikten 18 ay sonra Dovjenko vefat eder. Lakin bu sürede aldığı eğitim ile Shepitko, Dovjenko’yu akıl hocası olarak görür ve onun izinde ilerler.

Larisa Shepitko’ın, VGIK’de ki eğitimi süresince hayatında önemli bir değişiklik de kocası olan Elim Klimov ile tanışmasıdır. Klimov, Shepitko’nun yarım kalan son filminin bitirmesinin yanında 1985 yılında çektiği Gel ve Gör (Idi I smotri) ile Sovyet sinemasına büyük bir başyapıt bırakır. Ayrıca Larisa Shepitko’yu anlattığı 20 dakikalık bir belgesele imza atar.

Kanatlar (Krylia , 1966)

Shepitko’nun ilk uzun metrajı VGIK’den mezuniyet filmi 1963 yapımı olan Sıcak (Znoj, 1963) dır. Shepitko’nun sineması adına ilk işaretleri bu filmde görmek mümkündür. Bireylerin hem fiziksel hem de zihinsel acı çekme zorluğu, ahlakı ikilemleri, insan dayanıklığının sınırları, hem kendi hemde doğa ile olan mücadelesi daha sonraki Shepitko sinemasının ana temaları olacaktır. İlk profesyonel işi olan Kanatlar (Krylia , 1966 ) da ise İkinci Dünya Savaşının kahraman kadın pilotu Nadezhda’nın hikayesi anlatır. Savaş döneminde emsalsiz bir kahraman olan Nadezhda’nın savaş sonrası dünyaya bir türlü adapte olamaması, yabancılaşmasını ve çevresinin saygısını yitirmesi anlatılır. Savaşın zihinlerde yol açan ve iyileşmeyen yaralar üzerine eşsiz bir filmdir. Bir sonraki filmi Sen ve Ben ( Ty i ya , 1971) ilk ve tek renkli filmiydi. Sen ve Ben, Shepitko filmografisinde ayrı bir yerde durur. 1970’ler Moskova’sın da çok başarılı bir beyin cerrahi olan Pyotr, burada işini bırakarak İsveç büyükelçiliğinde çok daha düşük bir işi kabul etmesi ve sonra Moskova’ya geri dönmesini konu alır. Pyotr, geri döndükten sonra bıraktığı hiç bir şey eskisi gibi değildir. Sen ve Ben’i Kanatlar’ın bir devamı olarak da okumak mümkündür. İki karakterinde Sovyet toplumu içinde ki rollerini bulma çabasıdır.

İlk üç film Sovyet tarihininde farklı zamanlarda ve farklı anlatılara sahip olsa da, aralarında ki tematik ve görsel benzerlik hemen göze çarpar ve kendinizi Shepitko filminde olduğunuz anlarsınız. Sovyet’lerin uçsuz bucaksız doğasını her filmde görmek mümkün olduğu gibi, toplumun en büyük değişimi olan savaş sonrası Sovyet’lerin tekrar toparlanmasının acıları ve çağdaş toplumun dayatmaları, bununla birlikte ana karakterlerin karşılaştığı çeşitli ahlaki ve etik kaygılarla ilgili karmaşık varoluşsal temaları görürüz. Bu ayırt edici özellikler The Ascent’de zirveye ulaşacaktır.

The Ascent, Belarus’lu yazar Vasil Bykov’un 1970 yılında yayınlanan bir romanı olan Sotnikov’dan uyarlanır. Vasil Bykov, Sovyet edebiyatından savaş temaları konusunda tanınan, ikinci dünya savaşında gazi olmuş ünlü bir yazardır. İkinci Dünya Savaşını lirik tasvirlerinden, romanlarında az sayıda karakter ile, son derece gerçekçi, savaşın vahşiliğinden, hem düşmanlarına karşı hem kendilerine karşı olan ahlaki ikilemleri anlatır. Sotnikov, bu tema üzerine kurulmuş başarı bir romandır.

Shepitko, bu romanın orjinal halini büyük oranda koruyarak senaryoyu Rus senarist ve aktör Yuri Klepikov ile birlikte yazdı. Shepitko, 1942 yılının Belarus’unu yaratmak için, Belarus’da bir çok haber kaynağından savaş üzerine araştırmalar yaptı ve başta kadınlar olmak üzerine bir çok savaş tanığını dinlendi. The Ascent, Moskova’nın 300 km dışında Muron adında bir şehirde, ocak ayında dondurucu ve acımasız kış şartlarında sıfırın altında çekildi.

The Ascent (Voskhozhdenie, 1977) kar fırtınasının ortasında uluyan bir rüzgar eşliğinde açılır. Uzaklar da görünen bir kilise ve eğik telgraf direklerin bulunduğu fonu anıdan yükselen silah sesleri deler. 1942 yılının kışında Alman işgalcilere karşı direnen bir grup partizan, bu atışmadan çıkarak ormanlık bir alana sığınır. Ellerinde ne yeterince mühimmat ne de hayat da kalacak kadar yiyecek vardır. Grubun ormana çekildiğinde aç ve bitkin olduklarını, tükendiklerini Shepitko’nun oyuncuların yüzene vuran kamerasından anlarız. Bu süreçten çıkmak için yakında bulunan bir çiftliğe gidip birilerinin yiyecek bulması gerekecektir.

Bundan sonra bir yol hikayesi izleriz. Yiyecek araması için seçilen ilk adam Rybak (Vladimir Gostyukhin)’dır. Yanına alacağı adam için kimse gönüllü olmayınca eski bir matematik öğretmeni olan Sotnikov (Boris Plotnikov) seçilir. Aynı tarafta bulunmak dışında ortak bir yönlerinin olmadığını yol boyunca yaptıkları konuşmalarından (“Konuşmak yolları kısaltır”) anlarız. Rybak’ın fiziksel olarak Sotnikov’dan daha güçlü olduğu anlıyoruz. Sotnikov, soluk görüntüsü ve hiç kesilmeyen bir öksürük ile yürümeye devam eder. Belli ki bir bronşitin habercisi olan belirtilerden muzdariptir. Rybak, dışa dönük ve konuşkandır buna rağmen Sotnikov ise sessiz ve iç gözlemcidir. Yolculuk ilerledikçe Sotnikov’un çok daha güçlü bir iç güce sahip olduğunu anlarız. İlk geldikleri çiftlik evi Almanlar tarafından harap edilmiştir. Rybak, bundan sonra yola tek devam etmek ister ama bulunduğu durumda çok zayıf olduğu belli olan Sotnikov bunu kabul etmez ve yola devam eder. Bütün fiziksel zayıflığına rağmen Sotnikov’un iç iradesine şahit oluruz.

Rybak ve Sotnikov yiyecek aramaya devam ederler. Terk edildiği anlaşılan bir köye varırlar ve köyde kalan son kişiler olan yaşlı bir köylü adam ile karısının evine varırlar. Bütün köylülerin ölmüş olması ve onların hayatta olması, Almanlar ile işbirliği yaptıkları şüphesini doğurur (doğru). Sotnikov’un iç kişiliğine yönelik başka bir yön, yaşlı köylü adama sabitlediği delici bakışlar ile aşağılayıcı bir şekilde sorduğu “Yani Almanlar için çalışıyorsunuz. Çok mu ödüyorlar? ” sorusu ile anlarız. Sotnikov zayıf, hasta ve aciz durumda olmasına rağmen yaşlı kadının kendisine ikram ettiği yiyeceği kabul etmez. Sotnikov’in iç gücü ve kararlılığı ile tanışmış oluruz.

Yaşlı adamdan ölü bir buzağı alan Rybak ve Sotnikov, dönüş yoluna koyulurlar. Fiziksel olarak güçlü olan Rybak, buzağı omzunda taşıyarak önde gitmekte Sotnikov ise güçlükle de olsa arkadan gelmektedir. Burada uçsuz bucaksız bir genişlik görürüz, alabildiğince karla kaplı ve ıssız. Rybak ve Sotnikov’un ne kadar savunmasız ve yalnız olduklarını anlarız. Atlı bir kızak da bir kaç Alman askeri Rybak ve Sotnikov’a fark eder ve ateş açmaya başlar. Güçlü durumda olan Rybak ormana doğru kaçmayı başarır. Sotnikov ise çatışmaya girer. Bir Alman askerini öldürür ama kendisi de vurulur.

Artık Sotnikov’un kişiliğini çok daha iyi anlamaya başlarız. Ayağından çizmesini çıkarır, silahın tetiğini ayak parmaklarına sıkıştırır, namlusunu da yüzüne dayar. Almanların canlı ele geçirmemesi için kendini öldürecektir. Sotnikov, sırt üstü yatarak gökyüzüne alaca karanlıkta parlayan büyük aya bakar. Belki de ilahi bir güç bir işaret beklemektedir. Yüzünde korkuya dahil hiç bir işaret yoktur ve ölmeye hazırdır.

Bu andan itibaren Shepitko, dini unsurları tanıtmaya başlar. Sotnikov, ilahi bir güce yavaşça dönüşür. İleride Alman ordusuna esir düştüğünde bir çok acıya ve işkenceye rağmen ahlakı durumunu koruyacak ve partizan arkadaşlarının yerini söylemeyecektir. Buradan filmi dini bir alegori olarak da okumak mümkündür. Sotnikov, bulunduğu topluluğa sadık bir Mesih, onunla temas eden herkes ise Almanlar tarafından asılacak şehitlerdir. Rybak ise Mesih’i ve toplululuğu ele veren Yahuda ile karşılaştırılabilir.

Yalnız buraya gelmeden önce Sotnikov’u ölümden kurtaran da Rybak olacaktır. Alman askerin saldırısı sırasında yaralanan Sotnikov’u ormanlık alana taşır ve büyük bir ağacın gövdesine yaslar. Rybak, etrafa bakmaya çıkar ve yakında bir kulübenin varlığından haberdar olur. Geri döndüğünde Sotnikov’a partizanlara geri dönmesi gerektiği ona ihtiyacı oldukları söyler, lakin mutlaka geri döneceğini de ekler. Sotnikov ise açık alanda ölmekten korktuğu dile getirir. Rybak, Sotnikov’un ısınması sağlar ve onu ormanın içinde ki Demchika (Lyudmila Polyakova) adında bir kadına ait olan kulübeye taşır. Kulübede üç küçük çocukla karşılaşır.

Shepitko’nun kamerasının gücünü bir kez daha bu sahnede hissederiz. Rybak, içeri girdiğinde bir yatak ile karşılaşır. Yatağın başında bulundukları evi anımsatan bir resim vardır. Resimde mevsim yazdır ve her şey çok canlıdır. Yatak da ise küçük çocuklar çiçek motifli bir battaniyenin altında ısınmaya çalışırlar. Kadraja giren her şeyin üzerinde çiçekler vardır. Bu durum karla kaplı bir doğanın içinde çocukların kaygısız masumiyetleri ile adeta savaşın temsilcisi askerlerin vurucu karşılaşmasıdır.

Demchika’nın kulübesine kontrol için Alman askerleri geldiği sırada Rybak ve Sotnikov çatı arasına saklanır. Sotnikov öksürür ve yerlerinin açığa çıkmasına yol açar. Burada Rybak ve Sotnikov arasında ki psikolojik dinamik vurgulanır. Saklandıkları yeri Sotnikov açığa çıkarmasına rağmen elleri kulaklarına koyar ve ölmeye hazırdır. Almanların tam çatı arasını makineli tüfek ile tarayacağı sırada Rybak ateş etme diye bağıracak ve teslim olmalarına yol açacaktır. Rybak’in hayata kalma istediği ve pragmatik tavrını anlamış oluruz.

Alman hapishane kampına getirilen Rybak ve Sotnikov’u, Rus Alman işbirlikçi Portnov (Anatoli Solonitsyn) tarafından sorgulanır. Portnov, bölgede tanınan ve bilinen bir öğretmendir. Hatta Sotnikov’un öğretmenlik yaptığı Vitelsk Enstitüsü’nde çalışmış, burada devrimci şarkılar ve Rus halk şarkıları öğreten bir koronun da şefliğini yapmıştır. Portnov, insanların hayatlarını kurtarmak için Almanlar adına sorgulayıcı ve işkenceci bir insan olacak kadar nasıl yozlaştığının resmidir. Portnov, önce aciz ve güçsüz durumda olan Sotnikov’u sorgular. Portnov, Sotnikov’un içinde bulunduğu partizanların yeri ve durumu hakkında bilgi istemektedir. Sotnikov, vahşi psikolojik ve fiziksel işkenceye dayanır, bütün iç kararlılığı ile buna karşı koyar. Portnov, durumu itibari ile Sotnikov’un bir durumunu anlayamaz. İşkenceye maruz kalmasına rağmen bütün bunlara direnir ve bilgi vermez.

Rybak ise fiziksel olarak çok güçlü durumda Portnov karşısına çıkar. “Hayatta kalmak mı istiyorsun?” sorusu ile karşılar Portnov. Rybak tereddüt etmeden “Tabii ki. Kim yaşamak istemiyor?” diye cevap verir. Buradan Rybak’ın ölümden korkan ve yaşamak isteyen biri olduğunu anlayan Portnov kısa sürede istediği bilgileri alır. Rybak’a bu bilgileri karşılığında Alman polislerine katılması teklif edilir.

Rybak ve Sotnikov bir bodrum hücresine atılır. Burada iki karakterin yüzleşmesine şahit oluruz. Sotnikov, sorgunun nasıl geçtiği sorar. Rybak’dan bekletiği cevap bu sorguya yenik düşmemesi ve Almanlara hiç bir şey söylemediği kanısıdır. Rybak, Alman polisine katılmayı teklif ettiklerini söyler. Sotnikov bitkin bir ifade ile “Nasıl yapabilirsin? Biz askeriz. Kahretsin. Asla bırakamazsın.” diye azarlar Rybak’ı. Rybak’ın anlayamadığı , Sotnikov’un hayatta kalma içgüdüsünün önüne başka şeyler koymasıdır. Sotnikov’a göre her şeyden önce ana vatan sevgisi, bulunduğu milliyete bağlılık her şeyin üstündedir. Ahlakı olarak buna ihanet etmek, ölümden öte bir şeydir.

Rybak ise pragmatik bir adamdır. Ona göre yaşamak geri dönme ihtimali doğurur. Böyle geri dönüp intikam alınabilir. Lakin ölünce geriye inatlardan başka bir şey kalmaz, sadece bir ceset vardır. Rybak, korkak veya doğuştan bir hain olmadığını kendi kararını Sotnikov’a açıklarken anlarız.

Bodrum hücresinde Rybak ve Sotnikov dışında yaşlı köylü adam, Demchika ve bir kunduracının kızı olan Basya’da vardır. Sotnikov bir Alman askeri öldürdüğü için idam edilecektir. Yanındakiler de ise ona yardım ettiği için idam edileceklerdir. Sotnikov, sabaha çıkmak için dua eder. Sabah bütün suçları kabul edecek ve diğerlerini kurtaracaktır. Sabah, bütün mahkumları dışarı çıkarırlar ve kampın bahçesine dizerler. Sotnikov, bütün erdemi ile tüm suçları kendisi olduğu söyler. Üç sahipsiz çocuğu olan Demchika’nın suçsuz olduğunu yineler. Portnov, karşısında fiziksel olarak diridir. Sözleri bittiği zaman Portnov, Sotnikov’un gözlerine bakamaz, arkasını döner ve ayrılır. Rybak ise hayatı için yalvarmaya başlar ve Portnov tarafından polis olması kabul edilir. İlk görevi de, Sotnikov’a idam sehpasında eşlik edecektir.

Mahkumlar kampın dışında, şehrin yüksek bir alanında idam edilecektir. Kamptan buraya giden karla kaplı yoldan kasabalı insanların eşliğinden idam sehpasına doğru çıkarlar. Sotnikov’un yüzünde güçlü ve gururlu bir ifade vardır. Burada ki tırmanış filmin adına ve Sotnikov’un manevi tırmanışına bir atıf gibi durur. Kasabalının alana toplanması için anons yapılır. Burada Portnov’u Alman subayları içinde ayırt etmek mümkündür. Hiç bir zaman onlardan biri olmayacaktır. Kimse onunla ilgilenmez.

Beş daha ip görürüz. Bunlardan biri boş kalacaktır. Rybak, artık idama eşlik eden bir işbirlikçidir. Yaşlı adam, Demchika ve Basya bir sehpanın üzerine çıkar ve boğazlarından ilmikler geçer. Sotnikov ise bir kütüğün üstüne çıkar. Kütüğü sabit tutan ise Rybak’dır. Ayakta dik ve güçlü bir Sotkinov vardır. Filmin başından beri fiziksel olarak güçlü görünen Rybak, çökmüş durumdadır. Son yaşlı gözler ile adeta Sotnikov’a bakar. Burada kadraj genç bir çocuğun yüzüne yaklaşır. Hemen sonrasında ise Sotnikov’un “mesih benzeri” melek yüzüne döneriz. Sotkinov, çocuğa bakar ve son bir gülümseme ile canını verir. Çocuk ile Sotnikov arasında manevi bir bağ oluştuğunu anlarız. Sotnikov, ölmüştür ama ana vatanına ihanet etmemiş ve gelecek nesil için ilham kaynağı olmuştur. Bu durum sorgu sırasına Portnov’un iddia ettiği gelecek nesiller için örnek olmayacaksın sözünü de bir şekilde yalanlar.

Rybak, Sotnikov doğru bakar ve artık onun için onurlu bir ölüm yoktur. O artık yeryüzünde cehennemi yaşayacaktır. Alman kampına geri döner. Kampın bahçesinde bir ara yalnız kalır ve gözleri hapis kaldıkları bodrumun kapısına takılı kalır. Rybak’ın yüzünde suçluluk ve umutsuzluk duyguları yoğunlaşır. Tuvalete gider ve Yahuda misali intihara kalkışır, ama beceremez. Dışarı çıktığı zaman kampın açık kapısından Belarus’un karla kaplı manzarası, karlı çatıları ve bir kiliseyi görürüz. Film, başladığı sekans ile son bulur.

Her anlamda The Ascent, olağanüstü bir başarıdır. Tarkovsky’nin filmlerine (Andrei Rublev, 1969Solaris 1972) hâkim olan Hristiyan tasavvufu Shepitko’un The Ascent’in de ince bir nüans olarak işlenir. Shepitko ile birlikte aynı kazada hayatını kayıp eden görüntü yönetmeni Vladimir Chukhnov’un çıkardığı eşsiz görüntüler o kadar güçlü ki, film sessiz bile olsa anlaşılacak düzeydedir. Üretken Rus besteci Alfred Schnittke’nin filmin her anına sinen rahatsız edici ve ürkütücü enstrümantal müziği filmin keskinliğine çok şey katar. Shepitko’nun insan varoluşunun anlamı ile ilgili son derece karmaşık varoluşsal sorunları ustalıkla anlatıyor ve aynı zamanda filmin duygusal yapısına odaklanmayı sürdürüyor. Film ortaya çıkan ikilemi de seyirciye bırakarak son buluyor. The Ascent, sinema ile neler başarılabileceğini görmek için harika bir fırsat olabilir.