Kuyu: İnsanın İnsan Üzerindeki Mülkiyeti

Metin Erksan, sinemamızın ilk auteur yönetmeni kabul edilir. Ayrıca ülke sinemamızın ilk üçlemesine yine Erksan, mülkiyet üçlemesi ile çekmiştir. Üçlemenin ilk iki filmi olan Yılanların Öcü ve Susuz Yaz kadar bilinir olmayan Kuyu, üçlemeye en yakışan sondur.

Türk sinemasının ilk auteur yönetmeni olan Metin Erksan’ın kariyerini 1968 yılında yönettiği Kuyu filmin öncesi ve sonrası olarak ele alabiliriz. 1968’den önce Türk sinemasına adına -ilk olan- bir çok film üreten Erksan, erken yaşta yönetmenliği bıraktığı 1977 ile 1968 yılı arasında daha çok piyasa filmlerinden yönelmişti. Şüphesiz ki bunun en büyük sebebi, 1966 yılında yazıp yönettiği Susuz Yaz sonrası yapımcı bulamamasına yormak mümkündür. Bu sürede bir çok filmin yapımcılığını kendisi üstlenmek zorunda kalmıştır.

Metin Erksan’ın sinema yaptığı yıllarda sanat çevreleri tarafından sinema sanat olarak görünmüyordu. Erksan, bu çoğunluğun aksine sinemayı sanat, kendini de sanatçı olarak gören az kişiden biridir. İlk filmi Karanlık Dünya/Bir Aşık Veyselın Hayatı (1953) olanErksan, bundan sonra sinemamıza hem teknik hem içerik olarak çok şey kattığı açıktır. Bunların sonucunda Türkiye adına ilk uluslararası ödülü olan Berlin Film Festivali’nde alınan en film ödülünü (Susuz Yaz, 1964 ) Erksan’ın alması şaşırtıcı olmasa gerek.

Sinemamız da az görülen bir tür de üçleme çekmektir. Sinemamızın en güçlü ve ilk üçlemesinden biri de Erksan’ın mülkiyet üçlemesidir (bazı yerlerde taşra üçlemesi olarak geçer). Bu filmlere mülkiyet ismini Erksan tam olarak koymasa da, mülkiyet üzerine düşündüğünü söylemiş ve bunları toprak mülkiyeti, su mülkiyeti ve insanın insan üzerinde ki mülkiyeti olarak ayırmıştır. Üçleme, 1962 yapımı olan Yılanların Öcü ile başlar, 1965 yılında Susuz Yaz ve 1968 yılında çektiği Kuyu ile son bulur.

Metin Erksan’ın mülkiyet üzerine düşündüğü ilk film olan Yılanların Öcü’nü, Fakir Baykurt’un aynı adlı romanından uyarlar. Karısı, annesi ve çocukları ile toprağı işleyerek yaşamını sürdüren Kara Bayram’ın, evinin önünde bulunan köyün ortak toprağının muhtar tarafından satılması ve Haceli’n buraya ev yapması üzerinedir. Başta Kara Bayram’ın annesi Irazca olmak üzere bu toprağa ev yapılmasına izin vermezler ve toprak üzerine şiddetli bir mülkiyet kavgası başlar. 

Üçlemenin ikinci ve en güçlü filmi yine bir roman uyarlamasıdır. Necati Cumalı’nın aynı adlı romanından uyarlanan Susuz Yaz, Osman ve Hasan adında iki kardeşin kendi toprakları üzerinde çıkan suya hakimiyet kurma çabalarını konu alır. Osman suyun kendi topraklarında çıktığı için sadece kendilerinin kullanması gerektiği savunur. Kardeşi Hasan ise suyun bütün köylünün olduğu söyler. Böylece Osman’ın önce kardeşi daha sonrada bütün köylü ile su üzerinden savaşı başlar. Yılanların Öcü gibi bu filmde sansürden geçemez ve gösterimi yapılmaz. Film yapımcısı ve başrol oyuncusu olan Ulvi Doğan tarafından kaçak yollar ile yurt dışına çıkarılır ve bu şekilde Berlin Film Festivaline katılır. 

Mülkiyet üçlemesinin son filmi ise 1968 yılında çekilen Kuyu’dur. Metin Erksan, ilk iki filmi roman uyarlaması üzerinden yaparken bunu gazete de gördüğü küçük bir haberden yola çıkarak yazar. Erksan, haberin peşine düşer, yaşananların olduğu köye gider, izini sürer ve yaşanan trajediyi senaryolaştırır. 

Erksan, gazete de gördüğü haberi şöyle anlatıyor; “Bir adam bir kadını beş kere dağa kaçırmış, hapse giriyor çıkıyor, gene kaçırıyor. Bir tutku. Beşincisinde dağlarda gezerken bir kuyuya denk geliyorlar, adam su içmek için kuyuya iniyor, kadında kuyunun üstünü taşlarla dolduruyor. Hatta kadını hapiste ziyaret edecektim ama olmadı” (1)

Filmi yüzeysel olarak anlatırsak, köylü bir adamın bir kadını üç kere dağa çıkarması anlatır. Adamın, kadını evlenmeye zorladığı bunu bazen tatlı dil, bazen şiddetli ile yapmaya çalıştığı, beline bağladığı bir ip ile dağ tepe dolaşmasından ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Her kaçırma sonrasında hapse düşer ama vazgeçmez tekrar dener, en sonunda ise kaçırdığı kadın tarafından bir kuyuda öldürülür. Monotonluğa düşebilecek bu hikayeyi Erksan usta ve duygulu bir şekilde anlatarak üstesinde gelmeyi başarır. Bu üstünkörü okuma daha sonra film için eleştirilerde sürekli kullanılan bir argüman olarak kalacaktır. 

Kuyu, Nisa süresi 19. ayeti olan “kadınlara iyilikle davranın” ile açılır. Osman (Hayati Hamzaoğlu), Fatma’yı (Nil Göncü) bir derede yıkanırken görür ve saçlarından tutar; Ya kendiliğinden gelirsin benimle ya ölünü sürüp götürürüm” der ve böylece büyük bölümü dağlarda, tepelerde geçen şiddetli bir kaçırılma başlar. İlk başlarda Osman, Fatma’yı tatlı dille razı etmeye çalışır. Fatma, kabul etmez. Şiddete başvurur. Fatma’ya zorla sahip olur. Ama Osman burada sadece bedenen değil ruhen de Fatma’ya sahip olmak ister. Yani Fatma üzerinden tartışılmaz tam bir mülkiyet gayesi vardır. 

Fatma’nın annesinin (Aliye Rona) de ısrarları ile jandarma Osman’ın peşine düşer. Bunun farkında olan Osman, Fatma’ya bir ip bağlayarak dağ, tepe, dere sürekli hareket eder. Filmin ana mekanları buralardır. Her orman sahnesine kuş cıvıltısı ve müzikleri yapan Orhan Gencebay’ın tek saz ile çaldığı müziği eşlik eder. Fatma, çok az konuşur. Ama ne hissettiğini sürekli yüzünde gezen kamera ile anlarız. 

Her dağ, tepe gezmelerine dereler, su birikintileri eşlik eder. Osman, Fatma’ya tecavüz ettikten sonra suya girip; Su gibi bir şey yoktur bu dünyada. İnsanın günahlarını ancak su temizler. Suyu yaratan Allah’ıma kurban olayım. Diyerek suyu kutsar. Jandarmalar, Osman’ı yakalar ve Fatma’da ailesine geri döner. Osman’ın annesi bundan vazgeçmesini ve ‘suyun akarına gitmek lazım’ diye uyarıroğlunu. Lakin Osman’ın ciğerine işleyen Fatma’dan vazgeçmez ve ikinci defa kaçırır. Suyu bu kadar kutsayan, suyun akarına gitmeyen Osman’ın sonunun sudan olması mukadderattır.

Osman, Fatma’yı ikinci kez dağa kaçırır. Lakin Fatma teslim olmamak için kararlıdır. Yine evet demez. Bu kez eve döndüğünde artık ailesi evlenmesi gerektiğe inanır. Artık o dağa kaçırılmış bir kadındır. Kendi suçu hiç olmamasına rağmen, bu durum hiç sorgulanmaz. Yanında olan annesi de artık karşısındadır. Fatma, buna da evet demez, boyun eğmez. Kendinden yaşça büyük bir erkeğe hayır der ve bu sefer de kendisine uygun görünen kocasından kaçar. Fatma güçlüdür, o kendi hislerinin peşinden gider. İntihar etmeye karar verir, tam intihar edeceği sırada idamlık bir erkek tarafından kurtarılır. 

Fatma bu idamlık erkeğe aşık olacaktır ve Fatma’ın tekrar hayata tutunmasını sağlayacaktır. İdamlık genç Fatma’ya; İnsan hayatı nedir ki bu yalancı Dünya’da. Herkes kendini avutuyor. Oyalanıp gidiyoruz işte. Hiçbir şey fazla üzülmeye değmez. Geçmişi unutmaya çalışacaksın. Zira giden geri gelmez artık. Bir suda iki defa yıkanılmaz. Diyerek teskin eder. Fatma için bu aşk kısa sürecektir, genç yakalanacak, Fatma ise oturak alemleri düşecektir. Ama yine dağlara kaçırılmaktan kurtulamaz. 

Osman tekrar kaçırır Fatma’yı dağlara. Artık bitap düştükleri bir anda Osman suya olan zaafına yenik düşer. Fatma’yı da unutarak bir kuyunun dibine iner. Fatma belinde ip ile dağ tepe dolaştığında kamera Fatma’nın yüzünde gezdiğinde kini ve nefreti okumak mümkündür. Kamera, geniş açıdan kuyuyu gösterir. Osman kuyuya inmeye başladığında Fatma aynı bakışlarla Osman’ın inişini izler. Seyirci aslında Fatma’nın neler yapacağı anlamıştır. 

Fatma aşağıya bakıp o psikolojik eşiği geçer ve ilk taşı atar. Osman, ip ile Fatma’yı aşağıya çekmeye çalışsa da başarılı olamaz. Fatma gittikçe hızlanır ve taş atmaya devam eder. Artık Osman güçsüz, Fatma ile güçlü durumdadır. Ölene kadar taş atar kuyuya Fatma. Son taşı koyar ve kuyunun üzerinde ki kaldıraca bakar ve kendini buraya asar. 

Fatma artık yaşadıklarından yorulmuş, yıpranmış ve bıkmış durumdadır. Artık toplumda ki “namus” kavramı onun normal yaşantısına dönmesine izin vermeyecektir. Ve kurtuluşunu ölümde görmüştür. Bu son ile ilgili ilginç bir yorumu da zamanında Orhan Kemal yapar. Orhan Kemal’a göre Fatma artık Osman’a aşık olmuştur. Yaşanan bu kadar şeyden sonra Osman’a dönemeyeceği için önce -aşığın- yani Osman’ı sonra ise kendini öldürür. 

Kuyu, zamanında doğal olarak sansüre uğrar. Özellikle bir kesim tarafından köylüyü barbar ve şiddet düşkünü gösterdiği için eleştirilir. Ve filmde olanlar gerçekçi bulunmaz. Ayrıca senarist Ahmet Soner, film için Ant dergisine uzun bir eleştiri kaleme alır. Eleştiri de filme anlatımdan öte ideolojik olarak yaklaşır ve üstünkörü bir bakışla eleştirir. Yalnız hikayenin gerçek olan bir haberden alınması ve bunların yaşanmış olması da ayrı bir ironidir. 

Film de önce başrol için Türkan Şoray düşünülür, lakin kabul etmez ve rol daha önce hiç bir filmde oynamayan 18 yaşında ki Nil Göncü’ye verilir. Göncü, bu filmden sonra dört filmde daha oynar ve 19 yaşında bir film setinde yaşadığı rahatsızlık ile hayatını kayıp eder. Belki yaşasaydı, 16 yaşında ilk filmi Susuz Yaz ile olan Hülya Koçyiğit’e benzer bir kariyeri olabilirdi. Kim Bilir. Osman olarak izlediğimiz Hayatı Hamzaoğlu’nun kariyerin nadir baş rollerinin birinde izliyoruz ve film boyunca iyi bir oyunculuk sergiliyor. 

Kuyu’nun, çoğu sahnesi Dinar’da çekilir. Çoğu diyorum çünkü ekip İstanbul’a döndüğünde bir çok sahne eksik kalır. İdamlık mahkumu oynayan Demir Karahan filmi yarıda bırakır. Onunla ilgili bazı sahneler Karahan’a benzeyen biri ile arkadan İstanbu’da çekilir. Oturak alemi sahnesi için bir köşkün bodrum katı platoya dönüştürülür. Ve ünlü kuyu sahnesi için Dinar belediyesi iki kuyu inşa etmesine rağmen sahneler İstanbul Tarabya’da bir kuyuda çekilir. (2)

Kuyu, Erksan sinemasının en önemli eserlerinden biridir. Türk sineması içinde taşraya en sert bakan filmlerden biri olarak hale o güçlü yerini korur. Çoğu Metin Erksan filmi gibi Kuyu’yu da Youtube üzerinden izlemek mümkün. Fakat, üçlemenin diğer filmleri gibi restore edilmiş iyi bir versiyonu bulmak zor. Bu durum sizi alıkoymasın ve bu filme tanıklık edin. 

————————————————–

Sim, Şükrü; Türk Sinema Tarih’nde ilk üçleme, Metin Erksan’dan Mülkiyet Üçlemesi: “Yılanların Öcü, Susuz Yaz, Kuyu” (1) Türk Sinema Araştırmaları, Kuyu filmi (2)