La Bataille d’Alger: Unutulmuş Savaş

Gillo Pontecorvo, La Bataille d’Alger’de insanın yüzüne inen sert görüntüleri, derin ve tempolu akan hikayesi ise politik sinema adına ulaşılması çok zor bir iş çıkarıyor. Pontecorvo’nun, bu anlatımın hala çoğu coğrafya da sürmesi ve gerçeğin unutulması da bizim ayıbımız. 

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: a0cfd-1b2x5kfdvyarwk9gilb15za.jpeg

Bundan yıllar önce La Bataille d’Alger’i izlediğim zaman ilk dikkatimi çeken kalabalık alanlardaki çekim ustalığı olmuştu. Gillo Pontecorvo’un kamerasında Sergej Eisenstein’in Potemkin Zırhlısı (Bronyenosyets Potyomkin,1925) ile yaptıklarını hatırlamış ve Pontecorvo’nun yaptıklarını o kefeye koymuştum. Yıllar geçip filmi tekrar gördüğüm zamanda açıkçası bu fikrimde çok da değişim olmadı. Sadece kullanılan çekim tekniklerin ve/veya görsel kullanımı değil ikisininde anlatım ikliminde bir birine yakın olması bunda etkin olmuş olabilir, belki bu abartı da olabilir. Lakin, Gillo Pontecorvo’nun sinemasal dilinin çok yukarılarda dolaştığı ve politik sinema adına bir rehber iş çıkardığı tartışılmaz bir gerçek. 

İtalya Pisa’da varlıklı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Gillo Pontecorvo, İtalya’da ki Yahudi karşıtlığını iyice artınca Paris’e yerleşti. Başlarda sinema ile ilgisi yoktur. Aklında tenis oynamak ve gazetecilik vardı. Paris’de önce siyasi görüşü değişecek ve sonra ise belgesel yönetmeye başlayacaktı. Sinemasında Hollanda’lı yönetmen Joris Ivens’in çok etkisi olacaktı. Paris yıllarında Picasso, Sartre ve Stravinsky gibi isimlerle tanışmaya başlayacaktı. Buradan edindiği fikirler ile kendini ileride İtalyan Yahudisi bir solcu adam olarak tanımlayacaktı. 

Belgeseller ile sinema giren Pontecorvo’nun ilk uzun metraj filmi La grande strada azzurra (1957)’dır. Bu filmiMaleno Malenotti ile birlikte yönetir ve senaryo Franco Solinas’a aittir. Solinas ile ileride de devam edecek sağlam bir birliktelik başlar. La grande strada azzurra ileKarlovy Vary Film Festivali’nde ilk ödülünü de kazanır. İkinci filmi Kapo (1960) yine Solinas ile çalışır ve film Oscar’da yabancı film adayı olur. Bu yazının konusu olan La Bataille d’Alger’e geniş bir şekilde geleceğiz, Pontecorvo bu başyapıtından sonra Marlon Brando’lu Queimada (1969) çeker ve politik sinemada iyice yerini kabul ettirir. Son uzun metraj filmi ise İspanyol iç karışıklığını anlattığı Operacion Ogro (1979)’yu çeker. Bu film Solinas ile çalışmadığı tek filmdir. Pontecorvo, bundan sonra kısa film ve belgesel çekerek kariyerini bitirir.

Filmin senaryosu kendisi de FLN (Ulusal Kurtuluş Cephesi) üyesi olan Saadi Yacef’in Fransızların elinde esir olduğu sırada yazdığı Souvenirs de la Bataille d’Alger adlı kitaba dayanır. Cezayir hükumeti Saadi Yacef’in öyküsünün kitaba alınmasını uygun bulur. Lakin Pontecorvo ve İtalyan yapımcılar bu yazımı çok fazla tek taraflı olarak görür ve bunu uygun bulmazlar, daha sonra senaryonu ele alan Solinas ile Pontecorvo, Fransız tarafını da içine katarak tekrar yazarlar. Solinas’ın yarattığı Fransız Albay Mathieu çok asil ve zarif olarak gösterildiği için suçlandı ama Solinas, bunu ileride zamanın Avrupa eğitim ve kültürün kesinlikle geride olmadığını savunur ve Ben H’midi ile Alpay Mathieu’un paralel olduğunu söyler.

Siyah beyaz olarak çekilen film, İtalyan Yeni Gerçekçiliğinden derin izler taşır. Görüntü yönetmeni Marcello Gatti ile Pontecorvo, kurgusal gerçeklik ile haber filmi ve belgesele yakın görüntüler yakalamayı başarır. Filmde Albay Mathieu’u oynayan Fransız tiyatro oyuncusu Jean Martin dışında tamamen amatör oyuncular ve Cezayir halkı filmde rol alır. FLN lideri Cafer rolünde ise gerçekte örgüt lideri olan ve filme kaynaklık eden kitabın yazarı Saadi Yacef oynar. 

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: 64de0-1lzu7e8ufbvb0zg72c28c0g.jpeg

La Bataille d’Alger yıllarca bir ulusun doğuşu olarak anlatıldı. Buna ilaveten bir insanında doğuşunu da işaret eder. La Bataille d’Alger’da bir ulusun bağımsızlık için savaşan, dövüşen, direnen devrim peşinde koşan bir halk var. Bu halkın yansıması ve temsilcisi ise filmin başında tanıtıldığı şekli ile yan keseci, işsiz ve boksör Ali La Pointe bir anda devrimin en önemli ismi olur. Ali La Pointe’nin ölmesi ile bütün ülke Ali olur, onlarca binlerce bilinçlenmiş halk doğar. 

Pontecorvo’nun Cezayir’in de Avrupa Fransa’sın da alelade bir Akdeniz şehrini andıran “beyaz kentin” hemen arkasında Kasbah var. Pepe le Moko’da gangsterin, yabancıl haydutların mekanı olan Kasbah bu sefer bir mücadelenin, bir devrimim doğuşunun mekanı oluyor. Kasbah, ezilen ve başkalaşmış bir milletinde merkezi durumunda. Ali La Pointe’nin savaşı “ülkesinde” yabancılara karşı bir mücadelesinden çok, haksızlık ve eşitsizliğe karşı yapılan bir mücadele. Ali’nin hikayesi sadece Cezayir sorunu ile ilgili değil başlıca “sömürgecilik” ile ilgili bir mücadele. Bu bir şekilde en güçlü, en zenginin her şey üzerinde söz sahibini olma istediğinin hikayesi. Bu mücadele hala Irak’da ve bir çok coğrafya da devam ediyor. 

La Bataille d’Alger, vizyona girdiği zaman yıl 1964’u ve Cezayir bağımsızlığın üzerinden sadece dört yıl geçmişti. Pontecorvo, bu yakın dönemi çarpıcı bir şekilde perdeye yansıtıyor. Görüntülerin sertliği, kalabalık çekimler gelişigüzel olarak yansıyor. Bu görüntülerin başarısı ile aslında bir riski de beraberinde getirebilirdi. Belgeler, ekranda sürekli belirtilen tarih akışı, sert görüntüler belgesele daha uygun bir ortam yaratıyor. Belgesele kayarak seyirci için belli başlı sorular ortaya çıkıyor. İsyan neden başladı, kimler vardı, diğer taraf kimlerdi, halk ile isyancı grupların konumu nasıldı. Bu anlatımı seçmek Pontecorvo’yu didaktiğe sevk edebilirdi. Lakin, art arta sıralanan akış, dramatik yapı ve filmin temposu buna kesinlikle izin vermiyor ve sorunu ortadan kaldırıyor.

Pontecorvo tek olarak bireylerin üzerine de durmaktan uzak duruyor. Bireyleri tanıtmaktan ve onların düşünceleri ile ilgilenmiyor. Bunun yerine devrimin kendi ile ilgileniyor. Karakterler burada asıl hikayeyi tamamlayıcı unsurlar olarak duruyor. Olayın geçmişi ile alakadar olmuyor bunun yerine belirli bir dönemi ele alıyor. Pontecorvo’nun filminde iki ayrı taraf var. Bir taraf da ezilen, sömürülen, dışlanan bir halk, diğer tarafta ise sömüren, ezen ve ayrıcalık sahipleri. Pontecorvo buradan çıkarak öyküyü anlatmayı tercih ediyor ve 130 yıl süren birliktelikle (Cezayir-Fransız) ilgilenmiyor. Film, yakın duran tarihi ele alarak burada ki başkaldırı, örgütlenme gibi bağlamlar ile ilgileniyor.

Bu bağlamda filmi ele alınca, La Bataille d’Alger belgeselden yola çıkarak bununla yetinmeden öyküden tarihe geçiyor. Filmin ana karaktere ve takip ettiği Ali La Pointe bir filmin üzerinde çok psikolojik bir kahraman veya bir simge değil. Ali La Pointe, bütün özellikleri ile halkının bütün özelliklerini ve kişiliğini kendi üzerinde topluyor. Ali La Pointe’nin duruşu ve izlediği yol hiç bozulmadan filmim sonuna kadar varıyor. Ali ile birlikte bir akıl hocası olarak Ben M’Hidi ve devrimci kadınlarda katılarak öykü panoraması daha doyurucu ve tamamlayıcı oluyor. 

Bir de filmin diğer tarafı olan Fransızlar var. Pontecorvo karşı tarafı Albay Mathieu ile temsil ediyor. Albay Mathieu, konuşkan ve siyaseti iyi yapan, zarif ve asil bir görüntü sergiliyor. Durumun farkında, Cezayirlilere sonsuz bir saygısı var. Lakin biz Fransızlar burada olmak istiyor muyuz diyor eğer cevabı evet ise bu yapılanları kabul görmek gerektiği savunuyor. Filmin iki tarafa eşit bakan bir gözü olmasına rağmen, Fransa’da yasaklandı. Tabi Cezayirli Fransızlar tarafından kabul görmesi çok olacaktı. Ama bu yasak sadece 4 yıl sürdü ve film Fransa’da serbest bırakıldı. 

Son kertede Pontecorvo, politik sinema adına eşsiz bir başyapıt bırakıyor. Konunun akışı, inandırıcılığı ve görüşünün sağlamlığı ile bunu sonuna kadar hak ediyor.