Stories From The Chestnut Woods: Orada Uzak Bir Köyde

Gregor Bozic, oldukça poetik ve masalsı bir şekilde işlediği İkinci Dünya Savaşı sonra bir bölgenin göç atmosferini başarılı ile beyaz perdeye aktarıyor, bazen akan bir nehirde bazen giden bir at arabasında kendini belli ediyor.

Malumunuz olduğu üzere bu sene ki pandemin en çok zarara uğrattığı, aksattığı sektörlerden biri de -belki de ilk sırada yer alanı olan- sinema oldu. Bir çok alanda normalle dönülmüş olsa da aynı şey sinema için hala geçerli değil. Sinema salonların hala çoğu ülkede kapalı ve film üretimi nerede ise durmuş durumda. Tabi her durum kendine has çözümler üretiyor. Bu yıl ki İstanbul Film Festivali de online olarak düzenlendi. Mayıs ve Haziran seçkisi olmak üzerinden iki ayrı seçki olarak gösterildi. Seçkideki filmlerden biri de genç Sloven yönetmen Gregor Bozic ait olan Stories From The Chestnut Woods’du. (Zgodbe iz kostanjevih gozdov,2019).

1984 doğumlu Gregor Bozic ilk filmi olan Stories From The Chestnut Woods, şüphesiz çok iyi bir keşif. Yavaş yakan, tam kronolojiye oturmayan film, son dönemlerde sıkça görülen Avrupa kırsalına götürüyor seyirciyi. Bu önü ile başta Bela Tarr sinemasından bir çok referansı içinde barındırıyor. Ayrıca Polonyalı Adrian Panek’in ormanlarda dolaştığımız Werewolf’u, Eston Rainer Sarnet’inda köylerde dolaştığımız November’i ve/hatta Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’su gibi öncüleri ile aynı safta yer alıyor. 

İkinci Dünya Savaşı sonrası Yugoslavya ile İtalya arasında sıkışmış bir bölge. Kestane ağaçları ile tanınıyor. Doğu Avrupa ile Batı Avrupa arasında kalan bölgede politik anlaşmazlıklarla gelen yoksuluk, köylülerin yavaş yavaş göç etmesine yol açmış. Poetik ve masalsı bir biçimde işlenen göç, bazen akan bir nehirde bazen atlı arabalarda gösteriyor kendini. Çok konuşmak yerine derdini sonbaharın verdiği hüzün ile, dökülen yapraklar ile ve asıl başrol olan kestaneler ile kendini anlatıyor.

Bir arayazı tarafından verilen bilgi ile “Cimri Marangoz” Marco ile tanışıyoruz. Marco, kazandığı her kuruşu hesaplayan, bulunduğu bölgeye inancı çok yüksek, sinirli ve yaşlı eşine karşı sert bir adam. Marco, kestane ağaçlarından tabut ve sandık yapan, arada şehre inerek spontane bir şekilde rastgele rakamları bilmek üzerine olan bir oyun oynayan, kısır döngünün içinde gidip gelen bir adamıdır. Bu bölgeye inancı tamdır ve kestane aslında insanlara servet kazandırabilir. Bu döngü içerisinde asıl serveti olan karısının değerini ise anlamamaktadır. 

Yine bir arayazıdan öğrendiğimiz ile “Son Kestane Satıcısı” olan Marta ile tanışıyoruz. Marta’nın bütün hayali diğer insanlar gibi buradan göç etmektir. Lakin, artık kimse olmadığı için kestane satamamakta ve bir türlü bilet parasını toplamada başarılı olamaz. Eşi savaş sırasında ayrılmış ve bir daha geri dönmemiş, Marta ise bununla yüzleşmekte zorluk çekmektedir. Akan bir nehirde kestane toplama sırasında Marco ile yolları kesişir. 

Gregor Bozic, küçük bir öyküyü hayal ile gerçek arasında, bir baş kahramanı olmadan, kronojik olmayan bir sıra ile anlatıyor. Özellikle ilk uzun metrajı çeken biri için bu durum riskli olabilirdi. Lakin bu Stories From The Chestnut Woods’un en güçlü yanı oluyor. Bozic’in sürekli hareket eden kamerası ile o -daracık- bölgede yaşanan hüznü, dramanı ve ölümü hissediyor, orada dolaşıyoruz. Yapraklarının sesini rüzgarının fısıltısını hissediyoruz. Tabi ki bunda filme hakim olan kestane renginin de çok büyük katkısı var. 

Filmin içinde her şey kestane etrafından -doğal olarak- dönüyor. Filmin ilk sahnesi ile gördüğümüz kestanelerin bir mezara gömülmesi ve yine aynı sahne ile film son buluyor. Bir şekilde kestanenin ölümü bölgenin ölümünü de yaşıyoruz. Filmin etkisini güçlü kılan bir sebep de çok güçlü müzikleri. Hekla Magnusdottir tarafından yapılan müzikler bazen karakterlerin ruhuna bazen ise bölgenin haline derman oluyor. 

Stories From The Chestnut Woods, bir ilk filme oranla cesur bir iş. Karışık ve biraz da tutarsız bir anlatıma sahip olan film, insan, ölüm ve yalnızlık üzerine kısa olan süresi içinde bütün dertleri anlatmayı başarıyor. Belli bir tarihsel aralıkta belli bir bölgede geçen hikaye, zamanla evrensel bir anlatıma dönüşmeyi başarıyor.